Ortam

15:57 Edit This 1 Comment »
Deniz boyunca uzanan sahil kentini, bir pasta gibi dilimlere ayıran, ince dar sokakların birinde, ben de o anın tadını çıkarmaya çalışan kalabalığın içinde kendimce en uygun gördüğüm yere oturmuş, elimde artık dibine yaklaştığım sidik gibi olmuş biramla oturuyordum. Hiç bir şeyin sonunun iyi olmadığı genel geçer yaşam ilkesine itiraz olmaksızın, biraların da sonunu içmenin ne kadar boktan bir olay olduğunu düşünürken bir yandan da karşımda aynı benim sessizliğime bürünen arkadaşımın omuzlarının üzerinden, aynı fotoğrafa yıllarca bakıp gençlik günlerini hatırlamaya çalışan yaşlı adamlar gibi çevremi süzüyordum.

Genel olarak mutluydular ya da mutlu gözüküyorlardı ya da çok iyi mutlu rolünü oynuyorlardı. Sanırım aslında hepimiz çok iyi rol yapabiliyoruz aslında, gün içinde defalarca kişisel en iyi oyuncu performansları, dünyanın ilgisinden mahrum kalarak sergileniyor. Benim dar ve kalabalık sokağımda da değişen bir durum yok. Yeni kaynaşan çiftler, en anlamsız gülüşleri ile birbirlerinin ağzına düşecekler neredeyse ama alkollü oldukları için iki dudak arasında hadi artık diye çığlık atan birikmiş salyaları görmezden gelebiliyorlar. Hemen bir yan masa da aslında hiç komik olmadığına kendi kulaklarımla tanık olduğum espirilere sadece dışarı çıktığı için kendini eğlenmek zorunda hisseden kitlenin, kahkahalarla gülmesi gibi. Etraf o kadar kalabalık ve aynı zamanda o kadar boş ki, çünkü aslında hiç birisi gerçekten var olamıyorlar sadece "mış gibi yapan" yansımalardan ibaret.

Bana ağır gelen ve midemin büzüşmesine neden olan görüntü kirliğinden bir anlık kurtulabilmek adına gözlerimi kapatarak, o beş para etmez bira dibini kafama diktim. "Hadi abi yavaştan kalkalım artık" diyerek kahverengi ince montumu, sandelyemin arkasından sıyırarak sırtıma geçirip, oturduğum yerden doğruldum. Hesabı ödedikten sonra arabaya doğru giderken, bir an için bizim gibi artık eve dönmekte olan insanların çorba içtikleri irili, ufaklı lokantalarla dolu sokaktan geçtik. Burası o dar sokaktan daha üzücüydü aslında, loş ışıkların savunması altında olmadıklarından gerçekleri bağırarak yüzünüze haykıran kızarık ve yorgun gözleri rahatça seçebildiğiniz bir müze. İşkembe var, kelle var, çok az da beyin.

Arabaya yaklaştığımız sırada, benim pek eve dönesim gelmedi, biraz daha dolaşıp yürüyerek giderim diye düşünerek arkadaşımdan ayrıldım ve deniz kenarına doğru ilerledim. Boydan boya, oturmak için üst kısmı tahtayla döşeli beton duvarla oturmayı planlıyordum ama rüzgar denizi gece zamansız uyandırmış olacak ki, sinirden dalgaları tahta döşemeyi sünger gibi yumuşatarak dövüyordu. Vapur iskelesinden sola doğru yönelerek bir sonraki iskelenin olduğu yerde ki sabahçı kahvesinde bir Türk kahvesi içmenin bana iyi gelebileceğini düşünerek o tarafa doğru yöneldim. Sıkıntıdan olsa gerek, yürürken adımlarımın çıkardığı ses ile dalgalardan çıkan sesi birbirine uyumlu hale getirmek için epey bir çaba sarfettikten sonra pes ederek sakince devam ettim. Yaptığım çoğu şeyi sonradan beğenmediğim gibi, bir yandan da bu gece için neden bu ince montu seçtiğime lanet ederek yakalarını dikleştirip kendimi soğuktan korumaya çalışıyordum bir yandan. Kısa bir süre sonra hedeflediğim kahveye ulaştım. Pek kalabalık değildi içerisi, bir iki konuşmaktan aciz orta yaşlarda adam, iki hayat kadını ve yanlarında pezevenkleri (sanırım bu gece onlar içinde pek olumlu sonuçlanmamış) ve tüm bu manzaradan bağımsız, hiç bir şekilde oraya ait olmadığı belli olan yaşlı bir kadın. Ördek yeşil kalın kumaşlı, uzun bir pardesü giyiyordu. Saçlarının, makyajının ve takılarının çevreye anlattığına göre oldukça varlıklı birisi olmalıydı. Ellerinde yılların getirdiği kırışıklıklar ve seyrek yaşlılara özgü ufak tefek kahverengi lekeleri vardı. Benim tahminime göre yetmiş civarlarında birisiydi. Bir iki masa ötesine oturarak kahve siparişimi verdim. Orta! Orta iyidir, ne eksik ne fazla, artık orta olan her şeye rağzı olacak hale geldim.

Kahvem geldiği sırada, yaşlı kadında yerinden o saatte ve orada ne kadar olabilecekse o zariflikle kalkarak, hesabın karşılığı kadar parayı masanın üzerine bırakarak dışarıya çıktı. Ve tam beş adım sonra, ne eksik ne fazla 73 numaralı otobüsün altında cılız bir inlemeyle son nefesini verdi. Yaşlı ve yorgun vücudu, otobüsün altında eridi ve koyu renkli kanı deniz kenarına doğru meğilli yolda akmaya başladı. Bu gibi durumlarda kalabalığın hayran bırakıcı bir toplanma yeteneği vardır ve öyle de oldu. Kadının ölü bedenin başına çok kısa sürede üşüştü leş tutkunları. Onlar ahlar ve vahlar korosunu toparlaya dursunlar, ben o sırada kadının sıkıca kenetlenmiş sağ eline bakıyordum. Etraftakilerin fazla dikkatini çekmeden, o buruşuk ve son anın gerginliği ile sıktığı elindeki sararmış kağıt parçasını yırtmamak için özen göstererek çekip aldım. Bu bir fotoğraftı ve oldukça eski olduğu buruşmuş sarı kağıdından ve kağıt üzerine o anın yansıma tarzından belli oluyordu. Fotoğrafta kadının gençlik hali ile aynı kahvede uzun boylu olduğu izlenimine kapıldığım bir adamla otururken ki hali vardı. Yine bu kahvedeydiler ve yüzlerinde garip bir mutluluk vardı. Şu anda çevrede gördüklerimin aksine daha farklı, daha gerçek gibi duruyordu. Kadının yüzünde beliren sinsi bir gamze, adamın bakışlarındaki parlaklık ve birbirlerinin bedenlerine sarıldıklarında sanki tam da olduklara yer için tasarlanmış uzuvlarıyla. Yolun denize yakın tarafında bekleyen faytonların altında ki at bokları ile kan karışırken, gecenin sonunda nihayet gerçekliğin bir parçasını bulabilme sevinciyle ve özenmesiyle yerde yatan kadına son bir defa baktım. Orta iyidir!

Ben ve Sayın Pijamalarım

23:51 Edit This 2 Comments »
Pek sıcak olmayan bir gündü, hangi mevsim olduğuna dahi dikkat edecek durumda değildim. Bir iki düşen yaprak içinde, boyaları yer yer kalkmış ahşapı görünen, senelerin yükünü taşımış bankın üzerinde ben ve sayın pijamalarım oturuyorduk, duvarları soğumuş katı yumurtanın sarısı renginde olan binanın avlusunda. Sigaramdan son bir nefes daha çektim, sigaram dediysem o sıralar onu alacak kadar da zengin değildim, bahçeden kotikçilikle karnımı doyuruyordum. Kafamı kaldırdım, lan oğlum havaların gidişi hiç iyi değil, üzüm bağları bozguna uğrayacak bu yıl dedim ve uzun bir süre telaf olacak üzümlerin yasını tutarak kendi gerçekliğimden uzaklaşmaya çalıştım ama bir yere kadar tabi.

Neyse ki tam kafamın en ince teli atacakken, bizim Orhan geldi, Orhan iyi hoş çocuktu ama biraz deliydi, şey aslında aramızda kalsın o binada yaşayan çok deli vardı. "Abi yine şeytan ekspresi kaçtı" dedi. "Üzülme Orhan, elbet bir gün yakalarsın, sigaran var mı lan hasba?" demek isterdim, bu cümle kafamda hazırdı ama Orhan bir aniden bir sonraki tren durağı olan tesis güvenlik kulübesine doğru koşarak kaçtı. Kaç gün, kaç saat ve neden tam olarak burada olduğumu hala anlamış değildim bende aslında. Bir şekilde yaşananlar ve ben bu boktan bankın üzerinde oturuyordum. Ve üzümcüler, bu yıl çok üzüm telef olacak.

Gün içinde belirli aralıklarla yürümeyi kendime alışkanlık edinmiştim, çünkü dizleri kireçlenen ve daha da ilerledikten sonra sıçmaya bile gidemeyen eski yan komşumuzun, kıçının düştüğü muhtaçlık beni çok korkutuyordu. Yürürken ayaklarımı izler, düşünmem diye DÜŞündüm. Bahçenin parmaklıklarına ulaştığımda uzaktan Orhan'ı tekrar görebildim. Üşüdü allahın delisi herhalde, orda kendi dünyasında hiç gelmeyecek olan trenini beklerken ellerini birbirine sürtüp, ara ara avucunun içine hohlayarak, ibretlik bir sabırla bekliyordu imkansızlığı. Ama bu kadar iç manzara yeter. Alnımı soğuk demirlere dayayarak dışarıyı izlemeye başladım. Buradan, bizim dünyamızdan uzak, günlük hayatın telaşı içinde, bize yan gözle bile bakmadan hızla geçen insanların resimlerini aklıma kazımaya çalışıyordum ki, uykusuz kaldığım gecelerde bu delileri değilde onları düşünerek huzur bulayım diye.

Uzaktan yolun sonunda ki kavşaktan yaklaştığını tam o sırada gördüm. Hızlı adımlarla yürüyor, belliki bir şeylere yetişmeye çalışıyordu ama Orhan'la aynı treni beklemedikleri kesindi. Kırmızı, siyah kareli kalın kumaşlı montu, üzerine oturmuş dar siyah kot pantalonu vardı. Küt kesimli siyah saçları, uğursuz rüzgarın esintisiyle tam da benim olduğum tarafa doğru dalgalanıyordu. Yüzünün ince hatlarında belli belirsiz yorgunluğu da okuyabiliyordum, gerçekten çok hoştu hem de her hücresiyle. Kendimi o an barda kestiği kızın yanına yaklaşmaya çalışan üniversiteye yeni başlamış fırlamalar gibi hissettim. "Pardon, pardon bakar mısınız? Rica etsem bir sigaranız varsa alabilir miyim?" elimden geldiğince kibar şekilde seslendim. Böylelikle hem bir şekilde konuşmaya başlardık hem de sigara krizimi bastırırdım. Ama biz duvarları soğumuş katı yumurtanın sarısı renginde olan binanın avlusunda yaşayanlarla konuşmazlardı ve o da konuşmadı. Cebimden, yerden topladığım izmaritlerden birini daha çıkarttım, artık ne kadar içebilirsem onu içip, boyaları yer yer kalkmış ahşapı görünen, senelerin yükünü taşımış bankın üzerinde ben ve sayın pijamalarım telef olacak üzümlere üzüldük.

Şaçmalıyorsun Ama

20:36 Edit This 1 Comment »
Görünmeyen, dokunulamayan ve bilinmeyen bir şey hakkında tanımlanamayan şeyler düşünürsen, anlam verilemeyen hareketler yapabilme olasılığın çok fazla. Ama en komiğide mesela şunu okuduğun anda sandığın gibi asla olmaması tamamen farklı bir konu, yeni bir origami. Sıkıcı da gibi hani, olmazları oldurmaya çalışmadan dahi olmadığına sinir olmak mı dersin artık sen buna. Asıl içerik merak olabilir belki? Merak ediyor insan gerçekten kurguladığım gibi lan, yoksa başka türlümü filan diye. Yeterince uğraşamama gibi bir bıkkınlık eklentisi var lakin iliklerime kadar, geçmiş değdiğin üç beş mağra resmi ise o öküz kafalarını neden çizdik sanıyordum?

İlerle, ileriye. Tamam dur, ordan bakınca baktığın resimle yakından baktığın arasında sadece tek bir fark olması gerekiyor, bunu bulduğunda bana söylemeni umuyorum. İlerle, dur. Dinlediğin zaman anlaman gereken sinyaller çoktan gönderilmiş olmalı, haber verirsin bunuda not al. Ve sonra aynı konumda ve mümkünse aynı koordinatlarda bir biramı içeriz ha?

Ne Yediysen O!

23:14 Edit This 2 Comments »
Boğucu, sisli her ne derseniz deyin, öyle bir atmosfer vardı servisten inip eve yürürken. Yerdeki çatlakları ezbere bildiğim kaldırımın üzerinden ilerledim inime. Analiz analiz üzerine, saatlerce süren ve sürecek olan düşünsel gerginlikler. Ardı ardına koşturan olası olmayan olasılıklar içinde kilitlenip kalmış çıkmazlar. Sahi sen acil çıkışlara inanır mısın?

Dön dolan elinde kalan en fazlası günde 5 - 6 saat bir şey, o da mor dumanlıysa eğer heyhat herşey sönüyor karanlığın içine. Yak bir çakmak ve fona sakin bir müzik, klişe sahilde şarkı söyleyenler kervanından olalım. Düşünsene düşünde düşünce bile uyandığında sersemsen, kırık kollu bacaklı birşeyin içinde çırpındığını.

Bıkkınlık mı, çözümsüzlük mü artık her ne haltsa loopa almış kendini. Keskin kokulu, yüksek sesli, az uykulu, ağırlık kaplı, sabit muhabbetli, hedeflenenin çok dışı, isteklerin en uzağı, dünyanın sonu belki, tam oralarda bir yerdeyim ve buradan bakınca gördüklerim hiç hoşuma gitmiyor doğrusu. Hepimiz ne yersek ona dönüyoruz yavaş yavaş.

Geminin Malları

22:15 Edit This 2 Comments »

Bulanık mantığımın alamadığı bazı noktaların peşinden koşuyorum. İlk defa sona ermiş gibi bir şey ya da muz kabuğu önünde. Aynı yolda saatlerce ileri geri yürümek. Aynı yolu sabah, akşam gidip gelmek. Ve sonrasında tekrarlamaya mahkum monopol yaşam. Uzaktan seyrederken ötekilerin başkalaşımını, aradığım belkide yabancı bir huzurdur benim. Tanıdık olmayanın getireceği, tanıdık dinginlik.

Havasından mı günün, yoksa suyundan mı içtiğimin çeşmesinin kafam kafa değil bugünlerde. Daha iyisi olabilecek ve olmalıyken zorunluluklar ve kısıtlamaların sunduğu temcit pilavının mide bulantısını yaşıyorum belki. Bildiğim bir şey varsa değiştirilmesi gereken sabitlerin bir o kadar fazla olduğu gerçekten. Belki imkansız bile görünebilir ilk bakışta ama pek çok için sadece bir başlangıç gerekip, kalanının ardından hızla sökülüp geleceğine inanmaktayım. Önemli olan işte o sıçtığımın başlangıcı, hazırdan yenilseydi bütün şeyler hayat daha güzel, daha user friendly olabilirdi.

Battı geminin malları.

UHT

20:38 Edit This 0 Comments »
Yazamadım çünkü yazacaklarımla öldürebilirdim sanırım tükürdüklerimi. Son bahar zaten oldum olası atmosferi kirletmiştir ve bu sene için de durum pek farklı değil. Aslında sizler ve ben görmediklerimizden ibaretiz. Ve bu ibarelerin farkına varılınca kusulur kan. Döküntü, harabe kişiliksizliklerimiz depresif maskenin ardından tam bu esnada ego pompalaması yapmakta, ki bu beni hırpalıyor. Gelemiyorum zevkten çatlatmalı, bunaltırcasına coşan yavşaklıklara.

Bilemiyorum belki hata bendedir ya da meğersem dün akşam içtiğim sütün son kullanma tarihi geçmiş. İşte bütün anafikrinde babası budur.

Takım Elbiseli Olaylar

01:17 Posted In , Edit This 2 Comments »

Uzun soluklu bir ara daha vermiş oldum sanki a dostlar. Neyse yeni girdiğim iş için Silivri'ye eğitime gideceğimi söylemiştim. Son iki haftadır oralardaydım. Efendim Silivri aslında yazın güzel oluyormuş, pek kalabalıklı, bol güldürüklü ve eğlenceli filanmış. Beinim oralarda olduğum anlar itibariyle oldukça sakin bir yerdi.

X firmasında diyelim, reklama girmeden, management trainee olaraktan 26 kişi vardık. İlk başlarda bunaltıcı filan olacak gibi düşünsemde daha çok gençlik kampı gibiydi denilebilir, hatta dedim. Gerçekten uzun yıllar aynı ortamda da çalışacaksak ve ya çalışmasak da olur ya, neyse işte gayet hoş arkadaşlıklar itinayla edinildi. Ve Silvri gecelerinin cemiyetinde kısa sürede gereken şan şöhrete hızla kavuştuk. Size iki ayrı yer tavsiye edebilirim, bunlardan ilki Küpeşte, diğeri ise Poseidon. Zaten ikiside Kazım Koyuncu yolunda deniz kenarındaki kordonda. Ama fiyatları hafif daha tuzlu olsa da Küpeşte gözdem oldu o sıralar.

Yapılacak çok fazla aktivite olmadığı için her akşam grup olarak itina ile içtik, bolca şarkı ve çeşitli konularda teoriler ürettik. Bunlardan en önemlisi belki de burada ileride değinirim, "Türk Dizilerindeki Kadın ve Erkek Davranışlarında Gözlemlenen Primitiv Olgular" adlı bilimsel çalışmamız oldu, ama isim gayet uzun olduğu için Back to the primitive diyerek lise yıllarına da selam ve gönderme gibi bir kaygı içine girdik.

Program kapsamında ki eğitim ayağında bolca seminer, workshop ve en sonunda da gezi olaylarına girdik. Silivri'den Gebze'ye, ordan Bursa'ya, ordan bizim buralara derken epey de yorulmuşum. Ama akşam epeydir görmediğim pek güzide altın kızlar tayfamla buluşmadan da edemedim, şimdi ise al başına yorgunluk bönbön bakar haldeyim ekrana. Pazartesi de iş başı yapacağım için, sanırım vampirizmin doruklarına varan, gece otur gündüz yat temalı hayatsal faaliyetlerime de bir dur demenin tam da sırası. Bundan sonra her üç hafta da bir hafta sonum da sanırım Silivri'de geçecek, tembel bünyemin sık seyahatlere de alışması gerekli gibi gözüküyor. Yorgunluktan ötürü daha fazla toparlayamadım, aslında daha güzel birşeyler yazabilirdim ama artık misafir umduğunu değil bulduğunu yer der ve malum noktadan bir adet koyarım.